Çok Leziz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bundan böyle sana yazdığım satırları okurken bile gözümde başkası canlanıyor ve başkasını özlüyorum. 

O yüzden pişmanlığın kafana dank ettiğinde dönmeyi aklına bile getirme.
Zor oldu ama seni çok leziz unutuyorum.

Tuğba Karademir

Reklamlar

Unuttun mu?

Şimdi sen kimde nasıl avunuyorsun?
Neye karşı, neyi savunuyorsun?
Anlamıyorum, kahvesine geberdiğim gözlerini şimdi hangi gözlere mühürlüyorsun sevgilim?
Ben acıyorum, en derinden.
Koparıyorlar sanki kolumu, bacağımı, yüreğimi yerinden.
Seversen başkasını Okumaya devam et

Gitmek şu ara beynimi kemiren bir tümör!

Ben bazen gitmek isterim. Bulunduğum şehirden, ülkeden ve hatta belki gezegenden…

Terk etmek isterim bulduğum ortamı, bu herkese olur. Bence olmamalı. Ben bazen gitmek isterim; bazı insanlardan. Ama birikirse anılar kumbaramda; zorlaşır bu, fazlasıyla. Yaşanmışlık yapışır yakama, kimi zaman paçalarımdan çekiştirir. Ağlar. Zayıf nokta dedikleri bu olsa gerek. Benim için yaşanmışlık her şeyden önce gelir. Ama çok zor olsa da bazen yaşanmışlığı yok sayıp umarsızca gitmek gerek. Bu bazen bir dost olur, bazen koca bir sevda. Onca fedakarlığı hiçe sayıp gitmek, altın vuruş yapmak gibidir çoğu zaman. Herkes başaramaz, cesaret ister. Gözü kara olması gerekir insanın. Paçalarına dolanan yaşanmışlığı tekmeleyip gitmek kolay değil ama gittikten sonrası çok daha zordur. Düşünmek… Tıpkı morfin gibi. Tıpkı; o, denemesinler diye gençlere yalvardıkları “zararlı” maddeler gibi. Bağımlılık… Öyle zor ki! Kahretsin! Ben hiçbir maddeye bağlanmadım, ağzıma sigara ve hatta nargile bile sürmedim ama çok fazla bağımlılığım oldu. Çiğ köfte bağımlılığı, gülmeye bağımlılık ve ah… İki kez kahretsin! Ben insanlara bağlandım, alıştım. Eroin gibi… Olur iş mi?! “Eroinim” dedim bazısına, bazısına “dumanım”. İnsanlar boşluktayken maddelere koşarlar, uyuştursun beynini, unuttursun, dindirsin acısını diye. Bense onlara koştum.

Veya ona… Değişti bu. Sonra yaktılar canımı. En az o zehirli maddeler kadar zarar verdiler bana. Ölmekten beter ettiler. Süründürdüler dostum. Zordu kopması.  “Bağımlılık” ulan, boşuna denmiyor buna! Şimdi “Ondan da gitmeliyim” dediğim öyle çok insan var ki… Geceleri parlayan dostlarım yok benim! Karanlığımı aydınlatanım yok işte. Beni kendinden çok ve de çıkarsız sevenim de yok. Sevenimle sevdiğim hiç farklı olmadı benim. Ama verdiğim oluk oluk sevginin pek karşılığını alamadım ben. Benim koca bir yüreğim var. Tüm dünyayı, galaksiyi hatta evreni içine sığdırabilecek kadar büyük. Verebilecek çok sevgim var ama hep ziyan oluyor oğlum. Yazık… İsraf günah! Ayıp ulan en başta. Ama onlar da ayıp ediyor Tanrım! Ben öyle çok severken, neden hep ağzına sıçılan ben oluyorum? Hani bir söz var ya “aşk deyince kalbim… dost deyince sırtım…” diye, hah! O hesap işte. Neyse ben yine kalemi ağlattım. Kağıt yine en beterinden tecavüze uğradı. Tertemiz kağıdı kirlettim! Ve ona kustum; yine. Ah, Tanrım! Bu vahşet… Bu dehşet! Bu; acınası… “Sus” diyorum, susmuyor kalem. Keşke kırılsa orta yerinden. Onun da canı yansa, kavrulsa. Ne saçmalıyorum lan ben! O kalem; düşerse elimden, ancak en keskin jilet doldurur boşluğunu. Bir gün yazmayı bırakırsam, jiletleri seviştiririm bileklerimle. Bekaretini alırım bileklerimin. Kanını dökerim. Ben bu kaleme veda edersem, bu kalemden bile gidersem, siktir olur giderim içine sıçtığınız hayattan! Çünkü yazmak benim için; en büyük krizinde bir astım hastasına oksijen vermek gibi… Yazmayı bıraktığım gün; en çok bana yakışır ölüm!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tuğba Karademir